

”Tarihi sevdiren adam, kendi adını tarihin altın sayfalarına yazdırıp gitti.”
Yıl 1947.
Bir göçmen çadırında, bir Kırım Tatarı ailenin kucağında başladı bu büyük yolculuk.
Daha beş yaşındayken Rusça sökmüş, yedi yaşında kütüphane bitirmiş bir dehadan bahsediyoruz.
Almanca, Fransızca, İtalyanca derken onlarca dile hükmetti.
Ama onun asıl lisanı, “bilgi”ydi.
Dünyanın en prestijli üniversitelerinde hocalık yaptı ama o, en çok halkın öğretmeni olmayı sevdi.
Kimselerin bilmediği mühim bir sırrı vardı:
O muazzam hafızası sadece kitaplardan gelmiyordu.
O, gittiği her şehirde önce pazar yerine girer, halkın dilini dinler, sonra arşive inerdi.
“Hayat tecrübesi olmayan adamın tarihi de eksiktir” derdi.
Tarihi; tozlu raflardan çıkarıp bizim akşam yemeği soframıza, televizyon ekranlarımıza taşıdı.
Lafını hiç sakınmadı.
“Cahil” derken aslında bir hakaret değil, bir uyarı yapıyordu.
“Okumadan, öğrenmeden konuşmak, en büyük cahilliktir” sözü, kulaklarımızda küpe kaldı.
Onun o kendine has üslubuyla; “Türkiye’yi tanımadan dünyayı anlayamazsınız” deyişi, bize vatan sevgisinin sadece sloganla olmayacağını öğretti.
Mustafa Kemal Atatürk’e duyduğu saygı bir başkaydı.
Onun için; “Atatürk, 20. yüzyılın en büyük entelektüel lideridir” derdi.
Cumhuriyet’in kazanımlarını anlatırken gözleri parlardı.
Bize hep aynı şeyi öğütledi:
“Bu memleket bizim, burayı terk etmeyin, burayı güzelleştirin.”
Şimdi o dev kütüphane sessiz.
O gür ses, o hazırcevap zekâ, o müthiş beyefendilik artık hatıralarda.
Giderken arkasında koca bir boşluk bıraktı.
Sanki bir medeniyetin son temsilcisi veda etti.
Güle güle İlber Hocam.
Senin dediğin gibi; “İnsan her yaşta öğrenir.”
Biz de senden gitmeyi değil, kalıp bu toprakların hakkını vermeyi öğrendik.
Mekânın cennet olsun büyük usta.
Tarih seni asla “cahillerin” unutkanlığına bırakmayacak.
Hakkın ödenmez