

”Fizyoterapiyi sadece bir kas-iskelet sistemi onarımı değil, bir ‘insan olma’ ve ’empati kurma’ sanatı olarak tanımlayan Fizyoterapist Zehra Topçu ile mesleğin kalbine dokunduk. Annesinin ağrılarına çözüm ararken çıktığı bu yolculukta, bugün çocukların omurga sağlığından yetişkinlerin kronik ağrı yönetimine kadar geniş bir yelpazede şifa dağıtan Topçu; manuel terapiden egzersiz psikolojisine, masa başı çalışanların gizli kurtarıcısı olan hareketlerden yapay zekanın geleceğine kadar merak edilen her şeyi içtenlikle yanıtladı. ‘Hareket lüks değil, temel bir ihtiyaçtır’ diyen Zehra Topçu, modern insanın en büyük sınavı olan hareketsizliğe karşı sürdürülebilir bir yaşamın kapılarını aralıyor.”
Sizi fizyoterapi alanına yönelten temel motivasyon neydi?
Aslında beni fizyoterapi alanına yönelten temel motivasyon, insan ilişkilerimin güçlü olması ve iletişimi her zaman çok önemsememdi. Bunun yanında, insanların iyileşme sürecinde hem fiziksel hem de psikolojik olarak neler yaşadıklarını gerçekten merak etmem ve bu sürece yakından tanıklık etmem de çok etkili oldu. Özellikle annem bel ve boyun fıtığı hastasıydı ve şiddetli ağrılar yaşıyordu. Ben bu ağrıları görerek, hiç bitmeyen bir ağrının bir insanın hayatını nasıl etkilediğini bilerek büyüdüm.
O süreçte hep şunu düşündüm: Annemi iyileştirebilirsem, annem gibi ağrı çeken insanlara da umut olabilirim. Bir insanın “ağrılarım geçti” ya da “kendimi daha iyi hissediyorum” demesine vesile olmak, benim için çok kıymetliydi. Küçücük de olsa bir hayatın içine dokunabilmek, aslında bu hayattaki en temel insani amacımızı hatırlatıyor.
Fizyoterapi, benim için duyguların çok ön planda olduğu, empati kurmayı gerektiren bir meslek. İnsan olmayı yeniden hatırlatan bir alan. Bu yüzden fizyoterapi benim için sadece bir meslek değil, insanın insana şifa olabildiği çok özel bir yol.

Fizyoterapist Zehra Topçu
Mesleğinizin en tatmin edici ve en zorlayıcı yanları nelerdir?
Mesleğimin en tatmin edici yanı, insanlara gerçekten yardımcı olabildiğimi hissetmek ve hayatlarına dokunabilmek. Sürecin sonunda aldığım geri dönüşler hem manevi olarak çok mutlu ediyor hem de yaptığım işte başarılı olduğumu hissettiriyor. Bir kişinin iyileşme hikâyesinde yer almak, hatta o sürecin başından sonuna kadar buna eşlik etmek ve “başardık” duygusunu birlikte yaşayabilmek tarif edilebilecek bir his değil. Özellikle karşınızdaki kişi için bir başarı hikâyesi yazabilmek ve bunun bir parçası olmak, mesleğimin en tatmin edici noktası.
En zorlayıcı yanı ise bazı kişiler için iyileşme sürecinin daha uzun ve yorucu olabilmesi. Bu durum bizi fiziksel olarak değil ama daha çok psikolojik olarak zorlayabiliyor. Uzun süren süreçlerde, karşınızdaki kişinin motivasyonunu korumak, mental olarak bu sürece devam edebilmesini sağlamak terapist olarak bizim sorumluluğumuz haline geliyor. Sürekli desteklemek, motive etmek ve sürece hazır tutmak zaman zaman yorucu olabiliyor. Ancak genel olarak baktığımızda, bu zorluklar işimizin doğal bir parçası olduğu için bunu “zor”dan çok sürecin gereği olarak görüyoruz.
Bir fizyoterapistte olması gereken en önemli üç kişisel özellik sizce nedir?
Kesinlikle ilk sırada iletişim becerisi geliyor. Bir fizyoterapistin iletişim kabiliyetinin yüksek olması çok önemli çünkü her birey kendine özgüdür. Herkesin iyileşme süreci, yaşadıkları ve bu sürece verdiği tepkiler farklıdır. Bu nedenle terapistin, karşısındaki kişiye göre iletişim şeklini değiştirebilmesi, onu doğru anlayabilmesi ve süreci buna göre yönetebilmesi gerekir. Her kişiyle kurulan iletişim farklıdır ve bu da tedavinin temel yapı taşlarından biridir.
İkinci olarak, bir fizyoterapistin mesleğini gerçekten sevmesi gerekir. Fizyoterapi, sevmeden yapılabilecek bir meslek değildir. İşini severek yapmayan bir kişi bu alanı uzun vadede sürdürülebilir hale getiremez. Bu durum zamanla hem mesleki duruşundan hem de hastaya yaklaşımından zaten anlaşılır. Bu yüzden bir fizyoterapistin yaptığı işe gönülden bağlı olması çok önemlidir.
Üçüncü olarak ise gelişime ve yeniliğe açık olmak gerekir. “Ben oldum” dememek, sürekli bilgiye açık olmak ve yeni çağa uyum sağlamak özellikle sağlık alanında çok daha büyük bir önem taşır. Sağlık sektörü sürekli gelişiyor; yeni yaklaşımlar, yeni tedavi yöntemleri ve farklı çözümler ortaya çıkıyor. Bu nedenle güncel bilgileri, makaleleri ve yeni uygulamaları takip etmek, mesleki gelişimin vazgeçilmez bir parçasıdır.

Fizyoterapide son yıllarda ilginizi çeken en büyük teknolojik veya bilimsel gelişme nedir?
Son yıllarda beni en çok etkileyen gelişme, fizyoterapide kişiye özel değerlendirme ve tedavi yaklaşımlarının teknolojiyle çok daha objektif hale gelmesi oldu. Özellikle hareket analizi sistemleri, dijital değerlendirme yöntemleri ve kanıta dayalı egzersiz protokollerinin gelişmesi, tedavilerin daha hedefli ve ölçülebilir olmasını sağlıyor. Bu da hem sürecin daha doğru planlanmasına hem de alınan sonuçların daha kalıcı olmasına katkı sağlıyor.
Manuel terapi mi yoksa egzersiz odaklı yaklaşımlar mı? Siz klinik pratiğinizde bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Aslında ben bu iki yaklaşımı birbirinden ayrı ya da karşıt olarak görmüyorum. Klinik pratiğimde manuel terapi mi yoksa egzersiz mi sorusu, tamamen kişinin ihtiyacına göre şekilleniyor. Her hasta farklıdır ve tedaviye başlama noktası da buna göre belirlenmelidir.
Örneğin, şiddetli ağrısı olan ve egzersizle ağrısı daha da artabilecek bir kişide doğrudan egzersizle başlamak doğru olmayabiliyor. Bu gibi durumlarda manuel terapiyle süreci başlatıp, ağrıyı kontrol altına aldıktan sonra küçük ve kontrollü egzersizlerle destekleyerek tedaviyi ilerletiyoruz. Zamanla hastayı tamamen egzersiz odaklı bir sürece geçiriyoruz.
Bazı kişilerde ise sorun daha çok kuvvet eksikliği, denge, esneklik ya da postürle ilişkili olabiliyor. Bu durumda manuel terapiye ihtiyaç duymadan, doğrudan egzersiz temelli bir yaklaşımla ilerlemek mümkün oluyor.
Bu nedenle manuel terapi ve egzersiz, doğru zamanda ve doğru kişide uygulandığında birbirini tamamlayan, birlikte çok daha etkili sonuçlar veren yaklaşımlar.

Kronik ağrı yönetiminde psikolojik faktörlerin rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? “Biyopsikososyal model” sizin için ne ifade ediyor?
Kronik ağrıda psikolojik faktörlerin rolünü kesinlikle göz ardı edemeyiz. Stres, kaygı, korku ya da geçmiş travmalar bazı durumlarda ağrının şiddetini artırabiliyor ya da sürecin uzamasına neden olabiliyor. Klinik deneyimlerimizde, özellikle uzun süredir devam eden ve net bir yapısal bulguyla açıklanamayan ağrılarda psikolojik etkenlerin tabloyu etkilediğini görebiliyoruz.
Ancak burada çok önemli bir denge var: Her ağrı psikolojik değildir ve her psikolojik durum da mutlaka ağrıya neden olmaz. Maalesef bazen tanı konulamayan durumlarda hastaya “psikolojik” denilerek sürecin kapatıldığını görüyoruz. Bunun da doğru bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum. Psikolojik bir durumun varlığı ya da yokluğu mutlaka ilgili uzmanlar, yani psikolog ya da psikiyatrist tarafından değerlendirilmelidir.
Bu noktada biyopsikososyal model benim için şunu ifade ediyor: Ağrıyı sadece kas, eklem ya da omurga üzerinden değil; kişinin yaşam tarzı, psikolojik durumu ve sosyal çevresiyle birlikte değerlendirmek. Özellikle kronik ağrılarda multidisipliner bir yaklaşım çok kıymetli. Gerekli durumlarda doktor, psikolog ve fizyoterapist birlikte ilerlediğinde çok daha sağlıklı ve kalıcı sonuçlar alınabiliyor.
Yani ağrıyı tek bir başlık altında açıklamak yerine, bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmek gerektiğine inanıyorum.
Hastalarınızın tedaviye uyumunu (kompliyans) artırmak için hangi yöntemleri kullanıyorsunuz?
Hastalarımın tedaviye uyumunu artırmak için öncelikle süreci onlara anlaşılır ve şeffaf bir şekilde anlatmaya önem veriyorum. Ne yaptığımızı, neden yaptığımızı ve bunun onlara nasıl katkı sağlayacağını bildiklerinde, sürece katılımları çok daha güçlü oluyor.
Bunun yanında hedefleri küçük ve ulaşılabilir parçalara bölmek, ilerlemeyi birlikte görmek ve geri bildirim vermek motivasyonu artırıyor. Hastayı sürecin pasif bir parçası değil, aktif bir katılımcısı haline getirmek kompliyansı ciddi şekilde yükseltiyor.
Meslek hayatınızda sizi en çok etkileyen veya “mucize” diyebileceğiniz bir iyileşme hikayesi var mı?
Mesleğimde özellikle üç boyutlu omurga deformiteleri üzerine, özellikle de çocuklarla yoğun şekilde çalışıyorum. Bu nedenle beni en çok etkileyen iyileşme hikâyeleri genellikle çocuk hastalarımla ilgili oluyor.
Bir çocuğun tedavi sürecindeki değişimini görmek gerçekten çok özel bir deneyim. Sadece fiziksel olarak değil, özgüvenindeki artışı, duruşundaki değişimi ve kendini ifade etme biçimindeki gelişimi gözlemlemek beni çok etkiliyor. Bazen terapistten çok bir abla ya da güvenebileceği bir yakın gibi yanında olmak, o bağı kurmak sürecin en kıymetli kısmı oluyor.
Özellikle tedaviye başlarken içine kapanık ya da endişeli olan bir çocuğun, süreç ilerledikçe daha dik durması, daha rahat hareket etmesi ve kendine olan güveninin artması benim için en unutulmaz iyileşme hikâyeleri arasında yer alıyor. Bu değişimi adım adım görmek, mesleğimin en anlamlı taraflarından biri.

Tedavi sürecinde hasta ve fizyoterapist arasındaki güven ilişkisi iyileşme hızını ne kadar etkiler?
Oldukça fazla etkiler. Hatta çoğu zaman sürecin en belirleyici unsurlarından biridir diyebilirim. Hasta kendini sürece gerçekten bırakabildiğinde ve terapistine güven duyduğunda, aynı şekilde terapist de hastaya güven verdiğinde ortaya gerçek bir ekip çalışması çıkar.
Bu karşılıklı güven oluştuğunda tedavi süreci beklediğimizden çok daha hızlı ilerleyebiliyor. Hem hasta hem terapist sürecin olumlu sonuçlarını daha kısa sürede gözlemleyebiliyor. Çünkü güven, kişinin egzersizlere uyumunu, motivasyonunu ve sürece olan inancını doğrudan etkiliyor.
Uyumun ve güvenin olduğu bir terapötik ilişkide iyileşme sadece fiziksel değil, psikolojik olarak da hızlanıyor. Bu nedenle tedavide teknik uygulamalar kadar, hasta ile kurulan güven ilişkisi de son derece önemlidir.
Modern insanın en büyük sorunu olan “sedanter (hareketsiz) yaşam” ile başa çıkmak için küçük ama etkili tavsiyeleriniz neler?
Hareketsiz yaşam maalesef günümüzün en büyük sorunlarından biri. Artık sadece yetişkinler değil, çocuklar da yeterince hareket etmiyor. Çocuklar eskisi gibi dışarıda uzun saatler oyun oynamıyor; yetişkinler ise yoğun iş temposu, büyük şehir hayatının stresi ve sosyal medyanın etkisiyle günün büyük kısmını oturarak geçiriyor. Özellikle büyük şehirlerde, örneğin İstanbul gibi metropollerde, günün temposu insanı zaten yeterince yoruyor. Bu nedenle kişi eve geldiğinde tekrar hareket etmek yerine televizyonun ya da telefonun karşısında dinlenmeyi tercih ediyor.
Ancak uzun süreli hareketsizlik zamanla kas-iskelet sistemi ağrılarına, duruş bozukluklarına ve çeşitli sağlık sorunlarına zemin hazırlıyor. Sedanter yaşamın etkileri genellikle yavaş başlıyor ama kalıcı olabiliyor.
Bununla başa çıkmanın yolu aslında küçük ama sürdürülebilir alışkanlıklar edinmekten geçiyor. Günlük rutine 20–30 dakikalık bir yürüyüş eklemek, masa başında her saat başı 3–5 dakika ayağa kalkmak, basit esneme hareketleri yapmak bile büyük fark yaratır. Kişi pilates, fonksiyonel egzersiz, yoga ya da sevdiği herhangi bir aktiviteyi haftalık planına dahil edebilir. Önemli olan yoğun ve zor bir program değil; düzenli ve devamlı bir hareket alışkanlığı kazanmaktır.
Eğer kişi nereden başlayacağını bilmiyorsa ya da ağrıları varsa, bir fizyoterapist eşliğinde planlanmış egzersiz programı hem güvenli hem de daha etkili bir başlangıç sağlar. Çünkü hareket, lüks değil; sağlıklı bir yaşam için temel bir ihtiyaçtır.
Masa başı çalışanlar için “olmazsa olmaz” dediğiniz bir esneme hareketi var mı?
Evet, var. Özellikle çok sevdiğim ve sık önerdiğim bir hareket çocuk pozisyonu. Günümüzde hibrit çalışma sistemiyle birlikte birçok kişi uzun saatler boyunca masa başında, bilgisayar karşısında oturarak zaman geçiriyor. Bu durum hem sırt hem boyun hem de genel vücut sağlığı açısından ciddi bir yük oluşturuyor.

Evde kolayca uygulanabilecek küçük ama etkili egzersizler bu noktada çok önemli. Çocuk pozisyonu da bunlardan biri. Bu hareket hem sırt bölgesini esneten hem de zihinsel olarak rahatlama sağlayan bir pozisyon. Özellikle kontrollü ve tekrarlı nefesle birlikte uygulandığında, gün içinde biriken gerginliği azaltmaya yardımcı oluyor ve kişiyi hem fiziksel hem mental olarak rahatlatıyor.
Doğru postür (duruş) sadece estetik bir kaygı mıdır, yoksa genel sağlığın temeli mi?
Doğru postür kesinlikle sadece estetik bir kaygı değildir. Evet, dik durmak dış görünüşü etkiler ama konu bunun çok daha ötesindedir. Eğer bir kişide röntgen bulgularında ya da doktor değerlendirmesinde herhangi bir omurga deformitesi varsa, bu durum artık estetik bir konu olmaktan çıkar; bir rahatsızlık ya da sendrom haline gelir. Bu noktada postür, doğrudan sağlıkla ilişkilidir.
Bu tür durumlarda fizyoterapist eşliğinde kişiye özel egzersiz programları planlanır. Ama amaç yalnızca egzersiz yaptırmak değildir. Kişiye günlük hayatında nasıl durması gerektiği, vücudunu nasıl daha doğru ve konforlu kullanabileceği ve bu kazanımları nasıl koruyabileceği öğretilir. Doğru postür; ağrıların azalması, kas-iskelet sisteminin dengeli çalışması ve uzun vadede daha sağlıklı bir yaşam sürdürülebilmesi için temel bir faktördür. Yani doğru postür, estetikten çok genel sağlığın yapı taşlarından biridir.

Gelecekte fizyoterapinin rolü (yapay zeka ve robotik rehabilitasyon ile birlikte) nasıl değişecek?
Gelecekte yapay zeka ve robotik rehabilitasyon, fizyoterapide değerlendirme ve takip süreçlerini daha ölçülebilir ve objektif hale getirecek. Ancak bu teknolojiler fizyoterapistin yerini almak yerine, onu destekleyen araçlar olacak. Çünkü bireye dokunmak, onu doğru yönlendirmek, motive etmek ve süreci kişiye özel yönetmek hâlâ insan faktörü gerektiriyor. Bu nedenle gelecekte fizyoterapinin rolü, teknolojiyle birlikte daha da güçlenen ama merkezinde yine insan olan bir meslek haline gelecek.
Bu mesleği seçmek isteyen genç öğrenci adaylarına verebileceğiniz en altın tavsiye ne olurdu?
Ben bu mesleğe, üniversiteye geçiş sürecimde çok sevdiğim matematik öğretmenimin yönlendirmesiyle adım attım. Öğrencilik hayatında bazı öğretmenler vardır; sizi gerçekten tanır, karakterinizi bilir ve doğru şekilde yönlendirir. Bu yüzden öğretmenlerin yeri benim için her zaman çok kıymetlidir. Bu mesleği seçmek isteyen öğrencilerin, kendilerini iyi tanıyan ve güçlü yönlerini bilen öğretmenlerine mutlaka danışmalarını tavsiye ederim.
Bununla birlikte en önemli konu şu: Bu mesleği gerçekten severek yapabilecek misiniz? Çünkü fizyoterapi sürdürülebilirliği sevgiye bağlı bir alan. Eğer imkânları varsa, bölümü tercih etmeden önce bir fizyoterapistin bir gününü hatta mümkünse bir haftasını gözlemlemelerini isterim. Mesleğin gerçek temposunu görmek çok önemli.
Sağlık alanında çalışmak kolay değil. Özellikle günümüz dünyasında ve ülkemizde, sağlık çalışanlarının hem duygusal hem fiziksel olarak dayanıklı, sabırlı ve empati gücü yüksek olması gerekiyor. Üniversite yılları çok keyifli olabilir ama çalışma hayatı daha gerçekçi bir tablo sunar. Zaman zaman yorulduğumuz, hatta zorlandığımız dönemler oluyor; ancak mesleğimizi sevdiğimiz için o terazinin ağır gelen tarafı her zaman yaptığımız işin anlamı oluyor.
Bu nedenle gençlere en büyük tavsiyem; gerçekten isteyerek, severek ve uzun vadede kendilerini içinde görebilecekleri bölümleri seçmeleri. Sevgi ve istek varsa, o alanda sonuna kadar ilerlemek çok daha mümkün oluyor.
Röportaj: Dilek Bozkurt