

Ramazan-ı Şerif geldi…
Minareler mahyalarla süslendi.
Sofralar kurulmaya başladı.
Dillerde ruhu okşayan ve bu ayın ulviyetini tamamlayan o veciz söz;
“HOŞ GELDİN YÂ ŞEHR-İ RAMAZAN ”…
Ama tezgâhlarda başka bir cümle yazıyor:
“Fırsat bu fırsat.”
Eskiler anlatır;
Osmanlı’da Ramazan-ı Şerif gelince fiyatlar aşağı çekilir, kadılar denetler, esnaf kâr marjını en aza düşürürlermiş.
İşin üç kağıdına kaçan olursa da kadı bunu araştırır ve o esnafı herkesin içinde falakaya yatırtır ve aldığı hakkından fazla ürünü ihtiyaç sahiplerine dağıttırırmış.
“Bu ay, bereket ayıdır” denilirmiş.
Zengin biraz daha az kazanır,
fakir biraz daha rahat sofrasını kurarmış.
Ya şimdi?
Ramazan geliyor;
etiketler yükseliyor…
Kurban geliyor,
hayvan fiyatı şahlanıyor…
Okul dönemi geliyor;
forma iki katına çıkıyor.
Deprem oluyor;
kiralar uçuyor…
Havaalanlarında bir şişe su, susuzluğun üstüne bir de çaresizlik fiyatı eklenerek satılıyor.
Aynı ürün.
Aynı mal.
Aynı vicdan mı?
Hayvancılık yapan kişi adak koyununu yıl içinde sattığı fiyatını kurban dönemi gelince 2-3 katına çıkarıyorsa;
orada mesele maliyet değil, niyettir…
Bir ev sahibi, yıllarca boş duran evini deprem günü üç kat fiyata kiraya veriyorsa;
orada mesele piyasa değil, imtihandır…
Ramazan aç kalmak değildir deriz ya…
Belki de asıl oruç,
fırsatçılığa karşı tutulandır…
Belki de en zor ibadet,
kârı değil hakkı gözetmektir…
Ramazan bereket ayıdır.
Bereket, çok kazanmak değildir.
Helal kazanmak, paylaşmak, gözetmektir.
Ama biz her krizi, her ihtiyacı, her mecburiyeti küçük bir ticari avantaja çeviriyorsak şunu sormamız gerekir:
Oruç mideye mi tutuluyor,
yoksa vicdana mı?
Ramazan geldi.
Mahyalar yandı.
Peki…
Vicdan kaça?